Marcelo Vieta, Workers’ Self-Management in Argentina: Contesting Neo-Liberalism by Occupying Companies, Creating Cooperatives, and Recuperating Autogestión, Leiden: Brill, 2020, 644 s. ISBN: 978-90-04-26896-8.
Marcelo Vieta’nın Workers’ Self-Management in Argentina: Contesting Neo-Liberalism by Occupying Companies, Creating Cooperatives, and Recuperating Autogestión adlı kitabı, Arjantin’de işçiler tarafından geri kazanılan işletmelerin (empresas recuperadas por sus trabajadores – ERT) ortaya çıkışını, gelişimini ve kalıcılaşmasını işçi denetimi ve özyönetim açısından kapsamlı biçimde inceliyor. Yaklaşık yirmi yıllık araştırmaya dayanan çalışma, özellikle 2001 ekonomik ve toplumsal krizi etrafında hız kazanan işyeri işgallerini, işletmelerin işçiler tarafından geri kazanılmasını, kooperatiflere dönüştürülmesini ve işçi özyönetiminin kurulmasını daha uzun bir sınıf mücadelesi tarihi içinde ele alıyor. Vieta’nın aktardığı verilere göre Arjantin’de yaklaşık 400 işletme, yaklaşık 16.000 işçi tarafından devralınarak kooperatif biçiminde yeniden örgütlendi.
Kitap, bu deneyimleri yalnızca neoliberal krizin yarattığı işsizlik ve işletme kapanmalarına karşı geliştirilmiş savunmacı tepkiler olarak değerlendirmiyor. Sınıf mücadelesi Marksizmi ile eleştirel çalışma sosyolojisini bir araya getiren Vieta, ERT hareketini hem Arjantin işçi sınıfının uzun mücadele tarihi hem de kapitalist krizlere karşı işçilerin geliştirdiği daha geniş tarihsel tepkiler içine yerleştiriyor. İşyerini işgal etmek ve üretimi yeniden başlatmak bu sürecin başlangıcını oluştururken, asıl mesele işçilerin patron ve geleneksel yönetim yapısı olmadan üretimi nasıl örgütledikleri, kararları nasıl aldıkları ve yeni kolektif çalışma ilişkilerini nasıl geliştirdikleri sorularına doğru genişliyor.
Bu nedenle kitabın merkezinde işgalden geri kazanmaya, geri kazanmadan kooperatifleşmeye ve kooperatifleşmeden özyönetime uzanan bir dönüşüm süreci bulunuyor. İşçiler yalnızca kapanmak üzere olan işletmeleri yeniden faaliyete geçirmiyor; aynı zamanda işbölümünü, yönetim hiyerarşilerini, ücret ve gelir ilişkilerini, karar alma mekanizmalarını ve gündelik çalışma pratiklerini yeniden düzenlemek zorunda kalıyorlar. Böylece ERT’ler, mülkiyetin hukuki biçiminin değişmesinin ötesinde, kapitalist işletmedeki patron-işçi ve yönetici-çalışan ayrımlarının sorgulandığı ve farklı işyeri demokrasisi biçimlerinin pratik içinde sınandığı deneyimler olarak ele alınıyor.
Vieta’nın analizinde bu süreç aynı zamanda işçilerin kendilerini ve birbirleriyle ilişkilerini dönüştüren bir deneyim olarak ortaya çıkıyor. Ücretli çalışan konumundan işletmenin kolektif sorumluluğunu üstlenen trabajadores autogestionados’a, yani özyönetimli çalışanlara geçiş, yalnızca işletmenin yönetim yapısındaki bir değişiklik değildir. İşçilerin karar alma, sorumluluk üstlenme, üretimi koordine etme ve kolektif sorunları çözme kapasiteleri mücadele ve özyönetim süreci içinde gelişiyor. Bu açıdan kitap, işçi özyönetimini önceden hazır olan demokratik becerilerin uygulanması olarak değil, aynı zamanda mücadele içinde öğrenilen ve üretilen bir toplumsal pratik olarak düşünmeye imkân veriyor.
Kitabın en önemli teorik katkılarından biri ise autogestión kavramını geliştirmesi. Vieta, kavramı İngilizcedeki basit “self-management” karşılığından daha geniş bir anlamda kullanıyor ve hareketin aktörlerinin kendi deneyimlerinden hareketle bir autogestión toplumsal teorisi geliştiriyor. Burada özyönetim yalnızca işçilerin bir işletmeyi kendi başlarına yönetmesi anlamına gelmiyor; siyasal olarak prefigüratif ve etik bir boyut taşıyan, mevcut toplumsal ilişkilerin içinde farklı çalışma ve yaşam ilişkilerini şimdiden kurmaya yönelen bir pratik olarak ele alınıyor. Bu dönüşümün etkileri işyerinin sınırlarını aşarak işletmelerin çevresindeki mahalleler, topluluklar, toplumsal hareketler ve dayanışma ağlarıyla kurduğu ilişkilere kadar genişleyebiliyor.
Bu yaklaşım aynı zamanda geri kazanılmış işletmelerin sınırlarını ve çelişkilerini tartışmayı mümkün kılıyor. İşçiler işletmenin içindeki kapitalist yönetim ilişkilerini önemli ölçüde dönüştürebilseler de faaliyetlerini kapitalist piyasanın, hukuki düzenlemelerin, finansman sorunlarının ve daha geniş ekonomik ilişkilerin içinde sürdürmek zorundalar. Dolayısıyla bir işletmenin kooperatife dönüşmesi kendi başına kapitalist toplumsal ilişkilerden çıkıldığı anlamına gelmiyor. Kitabın önemli sorularından biri de tam burada ortaya çıkıyor: işçi özyönetimi işletmenin sınırları içinde kalan alternatif bir yönetim biçimi mi olacaktır, yoksa diğer geri kazanılmış işletmeler, topluluklar ve toplumsal hareketlerle kurulan ilişkiler aracılığıyla daha geniş demokratik ve dayanışmacı ekonomik ilişkiler geliştirebilir mi?
Bu açıdan Workers’ Self-Management in Argentina, işçi denetimi ve özyönetimi hem somut işyeri pratikleri hem de daha geniş bir toplumsal dönüşüm perspektifi içinde ele alan temel çalışmalardan biri niteliğinde. Kitap, Arjantin’in geri kazanılmış işletmelerini yalnızca ekonomik kriz sırasında ortaya çıkmış sıra dışı işletmeler olarak değil, işçilerin üretim araçlarını geri kazandıkları, çalışma ilişkilerini yeniden örgütledikleri, kolektif yönetimi öğrendikleri ve farklı toplumsal ilişkileri pratik içinde kurmaya çalıştıkları deneyimler olarak inceliyor. Vieta’nın autogestión yaklaşımı da işçi özyönetiminin olanaklarını yalnızca “patronsuz işletme” düzeyinde değil, işyeri demokrasisi, işçi öznelliğinin dönüşümü, topluluk ilişkileri ve kapitalizmin ötesindeki toplumsal ilişkilerin bugünden kurulması arasındaki bağlantılar üzerinden düşünmek için güçlü bir teorik çerçeve sunuyor.